SAVAŞ, GÖÇERTME VE İŞÇİLEŞTİRİLME SÜRECİNDE MEVSİMLİK TARIM EMEKÇİLİĞİ

Facebook
Twitter
WhatsApp

SAVAŞ, GÖÇERTME VE İŞÇİLEŞTİRİLME SÜRECİNDE MEVSİMLİK TARIM EMEKÇİLİĞİ

Göç olgusunda genel olarak rol oynayan iktisadi faktörler temel ağırlık taşıyan unsurlardır. Elbette bu unsurların dışında kültürel, politik ve farklı sosyolojik nedenler de bulunmaktadır. Anadolu coğrafyasının Türkleşmesi IX. Yüzyıldan itibaren başlarken, aslında bir göç ve göçmenlik olgusu ile tanışıklığımızın tarihi eskilere dayanmakta yeni göçlerle beslenerek bir çeşit taban verisi oluşmaktadır (Timur, 2007: 26-35).

Mevsimlik Göç olgusu ise iktisadi temelleri ile göç olgusu gibi çok disiplinli bir alanın sadece bir yanınıbizlere aktarmaktadır. Mevsimlik göç özellikle tarımsal yörelerde mevsimlere bağlı olarak işgücü arzı ile talebi arasındaki açığın kapatılmasına yönelik hareketlilik olarak algılanmaktadır. Elbette bu genel tanımlamanın farklıunsurlarını ve türlerini mevsimlik göç ile birlikte ele almak gerekir.

Mevsimlik işçilik ise özetle işgücü açığının karşılanmasına yönelik farklı bir bölgeden mevsimlere dayalı olarak başta tarımsal üretim olmak üzere birçok iktisadi faaliyet alanında gerçekleşen bir işçilik biçimi olarakgörülmektedir. Burada mevsimlik işçilik iki ayrı bağlamda dikkate alınmaktadır. Bunlardan biri gezicilik diğeri ise geçiciliktir. Her iki niteliğin de ortak yanı formel bir ekonomi dışında kalıyor olmasıdır. Bu yönü, tarımdagerçekleşen küçük üreticilik, geçimlik tarım işçiliği, ücretli tarım işçiliği ve ücretsiz aile işçiliğinden mevsimlik işçiliği ayıran en önemli özelliğidir. Formel bir ekonomi dışında kalmak işgücü piyasası verileri içinde değil işgücü piyasasına dahil olmayanlar içine girmektedir. Yani geçici tarım işçiliği, mevsimlik işçilik enformel bir ekonominin başat unsurları arasındadır.

Mevsimlik tarım işçiliği kavramının burada ele aldığımız biçimi ile iki özelliği bir arada taşıdığı görülür: bunlardan biri yapılan işin mevsimlik olması, diğeri ise çalışanın ücretli işçilik niteliğidir. Bu iki özellik mevsimlik tarım işçilerinin işlerini olduğu kadar yaşam koşullarının da belirleyicisidir.

Mevsimlik tarım işçilerinin işçileşme süreçleri çalışılan bölgeye bağlı olarak farklılıklar göstermektedir. Örneğin Afrika’da tarımda işçileşme süreci üzerine yapılan bir çalışma sadece ücretleriyle geçinen ve toprak sahiplerine tamamen bağımlı olan, bir toprak mülkiyetine sahip olmayan kesimi tam proleterleşmiş olarak tanımlamaktadır. Buna karşılık “yarı proleter” olarak isimlendirilecek bir başka grup vardır ki, mevsimlik tarımişçileri bu grubun içine dahil edilir. Yarı proleterler hâlâ bazı üretim araçlarına sahiptir. Bir miktar toprağın mül- kiyetine sahip olarak küçük çiftçilikle uğraşanlar bu grupta sayılabildiği gibi kendi hesabına bağımsız çalışanlar ya da küçük çapta ticaretle uğraşanlar da söz konusu gruba dahil edilir. Esas olarak sadece ücretleriyle geçinmezler ve tarımdaki ücretli işlere mevsimlik olarak ka- tılırlar (Foeken ve Tellegen, 1997:296-313). Oysa Marksist politik ekonomiye göre prole- terleşme olgusunu topraktan tamamen kopmaya eşitlemek eksik bir yaklaşımdır. Proleter sadece üretim araçlarına sahip olmayan kişi değildir. Aynı zamanda bir grup işverenden ya da herhangi bir işverenden bağımsız bir şekilde karar verme özgürlüğüne sahip olması gerekir (Brass, 1997:227-258). Dolayısıyla burada proleterleşme süreci mülksüzleşmeye eşitlenmemeli; aynı zamanda herhangi bir işverene bağımlı kalmadan özgürce sözleşme yapma ve bu sözleşmeyi sonlandırabilme vasfının da proleterleşmesürecinin diğer önemli bileşeni olduğu hesaba katılmalıdır ( Gürsoy, 2010 ).

Diğer bir özellik olan “mevsimlik” göç etme tarımda mevsimlik işgücü ihtiyacının oluşundan kaynaklanmaktadır. Örneğin Martin, Amerikan tarımı çerçevesinde şöyle bir karşı- laştırma yapmıştır: kölelik çokfazla işgücüne ve uzun süreli olarak ihtiyaç duyulan ürünlerde ekonomik olarak daha uygun bir yöntem iken,mevsimlik tarım işçiliği nispeten kısa bir süre için ve çok sayıda işçiye ihtiyaç duyulması halinde rasyonel bir yöntem olmaktadır (Martin, 2002:1124-1142).

Ancak tarımda bu tür kısa süreli işlerin hâlâ var olabilmesi makineleşme ya da ürün özelliğinin yanında bu işlerde çalışmak isteyecek emeğin miktarına da bağlıdır. Yani tarımda mevsimlik göçün tek nedeni işverenlerin bu yönde bir talep oluşturması değildir. Aynı zamanda geçici olarak göç etmeye, kısa süreli işlerde çalışmaya istekli bir kesimin de bulunması gerekir. Mevsimlik tarım işçilerinin bu tür özellikler gösterebilmesi için bunların iş alternatiflerinin oldukça sınırlı olması gerekir. Konuyla ilgili yapılan araştırmalara göre mevsimlik tarım işçileriçoğunlukla tarım sektörünün vasıf gerektirmeyen işlerinde yoğunlaşırlar (Foeken ve Tellegen, 1997; Hoggart ve Mendoza, 1999; Martin, 2002).

Mevsimlik tarım işçisi olarak emeklerini arz edenlerin niteliklerine bakıldığında, bu işçi kesiminin dezavantajlı bazı gruplardan oluştuğunu iddia etmek için yeterli kanıt bulunmaktadır. ABD’de yapılmış çok sayıda araştırmaya göre yasal korumadan yoksun tarımsal işgücünü oluşturan kesimlerin genç Meksikalı ve Hispanik kökenlilerden oluştuğu anlaşılmaktadır (Kandel ve Donato, 2009). İspanya’da ise Afrikalı göçmen işçiler kayıt dışı olarak mevsimlik tarım işçiliği yapmaktadırlar (Hoggart ve Mendoza, 1999). Norveç’te ise tarım- da mevsimlik işçi olarak Doğu Avrupalıların çalıştığı görülmektedir (Rye ve Andrzejewska,2010).

Türkiye’de ikinci dünya savaşını izleyen yıllarda gerçekleşen kırsal dönüşüm çoğunlukla kentlere doğru gerçekleşen göç üzerinden tartışılmıştır. Bu dönüşümün en belirgin, etkisi kente göç ve bu süreçle birliktekentlerdeki hızlı değişim olmakla birlikte, bir de kırsalda kalanlar ya da henüz göç etmeyenler üzerinde de önemlibir etkisi olmuştur. Kırsal dönüşüm sürecinin ortaya çıkardığı işgücü fazlası, bazı bölgelerde kentlere kitlesel göçhareketi olarak tezahür ederken, bazı bölgelerde ise tarımda ücretli işçilik biçiminde çalışma eğilimini ortaya koymaktadır. Ancak kente gidenler ile kırsalda kalanların yolları birbirlerinden belirgin bir şekilde ayrılmamaktadır. Kırsal bölgede kalmaya devam edenler, marjinal bir işgücü kesimini oluştururken büyük olasılıkla göç sürecinin daha sonraki aktörleri olmaktadırlar. Göç edenler ise kentlerde tutunma aşamasında kentsel bir marjinal işgücünü oluşturmuşlardır. Kırsal alanlarda kalanlar ve kente göç edenler her iki alanda da ucuz işgücünü oluşturarak işçileşme sürecinin farklı tezahürlerini sergilemektedirler. Kente göç edenlerin göç etme öncelikleri, yani daha sonra göç edenler aleyhine yaşanan farklılıklar, bir ölçüde mevsimlik tarım işçisi olarak çalışan kesimin kimler olacağını belirlemektedir.

Buradan yola çıkarak bu çalışmada mevsimlik tarım işçisi arzını artıran ve kentlere göçü belirleyen iki gelişme üzerinde duruldu. Birincisi 1948-1970 yılları arasında tarımda dönüşüm, kapitalistleşme, makineleşme süreci şeklinde nitelendirilen toplumsal yapı üzerinde çok önemli etkileri olan kırsal dönüşüm sürecidir. Bu süreç mevsimlik tarım işçiliğini köklü bir biçimde değiştirdiği gibi kırsal alanda işgücü arzını da artırmıştır. İkinci gelişme 1986-1995 yılları arasında en yoğun dönemini yaşayan zorunlu göç sürecidir. Bu dönemde sosyal ve ekonomik politikalardaki değişim, zorunlu göçün de etkisiyle iç göç sürecinde ya- şanan değişimle birlikte mevsimlik tarım işçisi arzında artış yaratmıştır.

Kırsal dönüşüm olarak bahsettiğimiz gelişme 1948-1970 yılları arasında gerçekleşmiştir. Dönüşüm sürecikırsal alanda doğa, teknoloji ve insan gücü faktörlerinin kullanım oranlarını ve yöntemlerini değiştirerek toplumsal bir değişime sebep olmuştur (Ecevit, 1996: 495). Tekeli ve Erder bu süreci üç alt bölüme ayırır. İlki 1948-1956 arasında makineleşmenin başladığı süreçtir. Marshall yardımlarının bir sonucu olarak bu dönemde traktör sayısı1800’den 44.000’e yükselmiştir. 1956’da dış ödemeler dengesinde oluşan sorunlar nedeniyle traktör alımı durdurulmuştur. Ancak değişim sadece kullanılan makine sayısının artmasıyla sınırlı kalmamıştır. Bu tarihlerde tarımda kullanılan arazi miktarı da makineleşmeye bağlı olarak artmıştır. 1948’de ekili, dikili, nadasa bırakılan alanlar 15,408 hektardan 1956’da 24, 329 hektara hızla yükselmiştir. Yani Türkiye’de ekilebilecek alanların neredeyse sınırına gelinmiştir (Tekeli ve Erder, 1978: 303). Ekim alanının hızla artmasının bir sonucu olaraktarımsal üretim de artmıştır. Ancak artan ekili alanlar az sayıda çiftçinin elinde yoğunlaşmıştır. Yani tarımsal bazı işletmeler hızla büyümüştür. 1952 yılında yapılan SBF anketi ortalama işletme büyüklüğünün 1948 yılında 847 dönüm iken, yüzde 31 oranında artarak 1952 yılında 1113 dönüme çıktığı sonucuna ulaşmıştır. Ankete göre arazi mülkiyetindeki bu genişleme yüzde 64 oranında daha önce tamamen işlenmekte olan, yüzde 13 oranında kısmenişlenmekte olan ve yüzde 23 oranında hiç işlenmeyen arazininsatın alınmasıyla gerçekleşmiştir. Ankete gore Hiç işlenmemiş arazilerin önemli bir kısmının meralardan oluştuğu söylenebilir. Mera arazilerinin tarıma açılması tamamen ve kısmen işlenmekte olan arazinin makine sahibinin mülkiyetine geçmesi, küçük işletmelerin büyükişletmelere terk edilmesi demektir. Mülkiyetteki genişleme, yüzde 77 oranında, sahibi, kiracı ve ortakçı marifetiyle işlenen arazi aleyhine gerçekleşmiştir (aktaran: Avcıoğlu, 1978: 62). Ancak makineleşmedeki artış ekili alanlardaki artışı karşılamadığı için makineleşme yanında hâlâ önemli bir miktar toprak çift hayvanı kullanılarak işlenmekteydi ki bu oran %40’tı. Çekim hayvanı kullanılarak işlenen arazi miktarında önemli bir artış olduğuna göre tarımda işgücüne duyulan ihtiyacın azalması beklenemez. Dolayısıyla tarıma açılan arazinin arttığı ancak makineleşmenin aynı oranda artmadığı kırsal dönüşümün ilk sürecinde büyük toprak sahipleri makine kullanmaya başlamalarına rağmen henüz ortakçı ve yarıcıların emeklerine ihtiyaçları tam olarak tükenmemiştir (Tekeli ve Erder, 1978: 313).

Bu değişim içinde mevsimlik tarım işçisi olmaya en fazla aday olan iki köylü kesimi, ortakçı-yarıcılar ve küçük köylülerin nasıl etkilendikleri önemlidir. Ortakçı ve yarıcılar makineleşmenin yetersizliğinden dolayı bir süre daha topraktan geçinmeye devam etmişlerdir. Ancak küçük üreticiler için aynı şeyi söylemek zordur. Çünkü büyük ve orta boy çiftçilerin topraklarını genişletme çabaları onları büyük oranda etkilemiştir. Toprağın belli ellerde yoğunlaşması ile küçük toprak parçasında geçimlik üretim yapan çiftçilerin topraktan kopma sürecibaşlamıştır. Bunun başlıca sebebi de küçük üreticilerin yeni teknolojiye uyum sağlayacak maddi güce sahipolmamaları nedeniyle krediye ihtiyaç duymalarıdır. Kredilerini ödeyemeyen küçük toprak sahiplerinin birçoğu topraklarını kaybetmiştir (Akşit, 1999: 174; Kıray, 1999: 154). Kıray’ın Adana’nın bazı köyleri üzerine yaptığı araştırmaya göre küçük toprak sahiplerinin yoğunlukla bulunduğu bir köyde kısa bir süre içinde hanelerin %20,7’si toprak- larını yitirmiş, buna karşılık bir kişinin toprağı 1.000 dönüme çıkmıştır (Kıray, 1999: 154).

Toprak genişlemesi sürecinin yoğun bir şekilde gerçekleştiği 1948-1956 dönemi Türkiye’de kırsal alanlardan şehirlere göçün büyük boyutlara ulaştığı bir süreçtir (Tekeli  ve Erder, 1978: 305). Kırsal dönüşümün ilk döneminde ortaya çıkan işgücü fazlası maki- neleşmeden değil, büyük oranda toprağın belli ellerde yoğunlaşmasından etkilenen küçük köylülerdir.

1956’dan 1962’ye kadar traktör sayısının sabit kaldığı ikinci dönem yaşanmıştır. İkinci dönemde ekili alanların artışı yavaşlamış, 1962 yılında ekili alanlar 25.416 hektara ulaşmıştır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın uygulandığı 1963’den sonra da üçüncü dönemde tarımda kullanılan arazi miktarı daha yavaş bir artışla 27.337 hektara ulaşmıştır (Tekeli ve Erder, 1978: 303-304). Bu dönemin kırsal dönüşüm sürecine en büyük etkisi traktörsayısının iki mislinden fazla bir artış göstermesidir. Yani traktör sayısının artmasına rağmen, ekilen arazimiktarındaki artışın sınırlı kalması kırsal alanlarda ortakçı ve yarıcılar aleyhine gerçekleşen dönüşümü sağlayan gelişmedir. Hayvanla sürülen arazi miktarı traktör lehine azalma eğilimine girince büyük toprak sahiplerinin artık ortakçı emeğine ihtiyaç duymadığı ve geleneksel ilişkilerin çözüldüğü bir aşamaya gelinmiştir. Nitekim toprak sahibi ile ortakçılar arasındaki ilişkilerin 1965 ve sonrasında mutlak bir çelişkiye dönüşmeye başladığı söylenir.Yani artık tarımda kullanılan makine sayısının iyice attığı yıllarda ortakçı ve yarıcıların top rakla bağlantısıkesilmeye başlamıştır. Köylülerin zor yoluyla köyden kovulmaya başlamaları da yine aynı tarihlere rastlar. Köylülerin topraklardan ayrılmalarının sessiz sedasız bir süreç olmadığına dair bazı bulgular vardır. Topraksahiplerine karşı çıkanların dövülmesi, evlerinin kurşunlanması ve dozerle yıkılması, köylülerin, toprak sahipleri tarafından hemen bastırılan bir eylem de olsa, arazi işgaline girişmeleri buna kanıttır (Akçay, 1999: 126-127). Busürecin ne boyutta bir işgücü fazlası yarattığının anlaşılabilmesi için topraksız aile oranlarına bakılabilir. Ayrıcatopraksız aile oranının en yüksek olduğu kentlerin Güneydoğu Anadolu’da

yoğunlaşması dikkat çekicidir.

 

 

 

 

Çizelge: 1 Topraksız Aile Oranları

KentlerOran ( % )
Bingöl39,3
Mardin40,9
Siirt42
Hakkâri45
Diyarbakır46,9
Şanlıurfa55

 

Çizelge: 2 Topraksız Aile En Yüksek olduğu kentler

 

Yıl

 

Topraksız aile oranı (%)

19138,0
192717,0
195014,5
19639,1
196817,5
197321,9
198127,2

 

Kaynak: Necdet Oral, Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar, Ankara: Ziraat Mühendisleri Odası, 2006, s.48, 327.

Zorunlu Göç

Tarihin en büyük göç hareketlerinden birini Kürt halkının yaşadığını söylemek abartı olmayacaktır.

Cumhuriyet Türkiyesi de farklı bir politika izlememiş, adeta imparatorluktan devraldığı isyan-bastırma ve sonrasında da göç politikalarını devreye sokmuş, uygulamıştır. Meclisten çıkarılan Mecburi İskan Kanunu’yla uygulanan bu baskıcı, katliamcı ve göçerten politikalara bir de hukuki zemin sağlanmıştır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin uyguladığı göçertme politikaları, Kürt soykırımı çerçevesinde yürütülmüştür. Yaşanan her bir isyan, başkaldırı ve direniş sonrasında, direnişlerin, başkaldırıların geliştiği alanlardaki halk kitlesel olarak topraklarından, yaşadıkları yerlerden kopartılarak, kültürüne, diline yabancı olduğu Türkiye’nin illerine serpiştirilmişlerdir.

Cumhuriyet Türkiyesi’nin bu politikayı tamamlayan diğer bir politikası ise boşaltılan ve dışarıdan kimsenin yerleş- tirilemediği bazı Kürt köyleri ve alanları ise yine çıkarılan yasalarla “yasak bölge” ilan edilmiş, insanların buraya giriş-çıkışları yasaklanmış, tam anlamıyla bir insansızlaştırma politikası uygulanmıştır.

“Balığı yakalamak için denizi kurutmak” olarak tanımlanmıştır. Bunun sonucu devletin bilgilerine göre 4500, gayr-ı resmi rakamlara göre de 6000 civarında Kürt köy ve mezrası yakılıp-yıkılmış, buralarda yaşayan mil- yonlarca insan da Türkiye ve Avrupa metropollerine ve Kürdistan şehirlerine yığılma temelinde göç etmek zorunda bırakılmıştır. Topraklarından kopartılan insanların maddi birikimlerine ve varlıklarına devlet el koyarken, mülkleri olan topraklara da köy korucuları tarafından el konulmuştur.

Toprağa bağlılık, toprağa kök salmak, ondan beslenmek, varlığını sürdürmenin olmazsa olmazlarındandır. Toprakla bağı kopartılan bir bitki olsun, insan olsun, yaşamla bağı kopartılmış demektir. Mitolojideki Herkül ile Anteüs arasındaki mücadele ve sonuçları toprakla bağın önemini gösterir.

Dolayısıyla topraktan kopartılmak, tüm bir tarihsel ve toplumsal geçmişten kopartılmak, öz suyu kesilmek, yaşamla bağı kopartılmış olmak anlamındadır. Toprakla bağı kopartılan bir ağaç nasıl ki, kurumaya bırakılmış oluyor ve yaşam emareleri ortadan kalkıyor ise köyünden, toprağından, vatanından, kültürel ortamından, yaşayış tarzından kopartılan insan da aynı biçimde kurumaya terk edilmiş ağaç gibidir.

Zorunlu göç bireyin göç kararını kendi iradesi dışındaki çeşitli zorlamalar nedeniyle vermesi anlamına gelmektedir. Göçün kaynağını oluşturan bölgeden hemen her toplumsal katmandan insanın göç etmesi anlamını taşıyankitlesel göçün bir türüdür (Erder, 1995: 110).

Zorunlu göçün yöneldiği kentlerin büyük ölçüde İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Diyarbakır, Mersin olduğu belirtilmiştir. Ancak bu süreçte Şanlıurfa ve Van gibi bazı Güneydoğu ve Doğu kentleri de önemli oranda göç almıştır.Zorunlu göçmenlerin göç edecekleri kentlere karar vermelerinde ekonomik sermayeleri belirleyici olmuştur. Bu durumda İstanbul, Mersin gibi bölgeye uzak büyük kentlere göç edenler ekonomik ve sosyal sermayeleri daha iyidurumda olanlardır. En yoksul olanları bölgedeki kent merkezlerine göç etmişlerdir (Kaya, 2009: 99,172).

Güneydoğu Anadolu’daki kent merkezlerine göç eden zorunlu göçmenler buralarda ciddi bir işgücü fazlasının oluşumuna neden olmuşlardır. Yaşadıkları yerlerde iş bulamayan zorunlu göçmenler için mevsimlik tarım işçiliği dışında fazla bir alternatif kalmamıştır. Nitekim Güneydoğu kentlerine yerleşmiş zorunlu göçmenlerle ilgili yapılmış bazı araştırmalar bu göçle mevsimlik tarım işçiliği arasındaki bağın güçlü olduğunu ortaya koymaktadırlar    ( Kaya, 2009: 122; Tesev, 2008:180, 229). Öte yandan Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin bir çalışmasında köy boşaltmalar ve orman yakmalardan kaynaklanan ekonomik kaybın 12-13 milyon TL olduğu tahmini yapılmaktaydı. Diyarbakır’ı çevreleyen bölgedeki ormanların %60’ı ve hayvanların da %50’si yok olmuştu (aktaran: Yıldız ve Düzgören, 2002: 87-89). 1980 öncesinde de güneydoğu mevsimlik tarım işçisi olarak geçime konusunda öne çıkan bir bölge iken zorunlu göç bu sayıyı daha da artırmıştır.

Sosyal Dışlanma

Mevsimlik tarım işçilerinin yaşadıkları sosyal dışlanma farklı etkenlere dayalı olan çoklu bir dışlanmadır. Çünkümevsimlik tarım işçileri dışarıdan, geçici bir süre için gelen yabancılardır, ucuz işçi ya da ırgat, ameledir, yoksuldur, bazıbölgeler için farklı bir dil konuşan dolayısıyla iletişim kurma şansını baştan kaybetmiş iki kat yabancılardır. NitekimTürkiye’de mevsimlik tarım işçisi olarak çalışanların %90 gibi çok önemli bir kısmını güneydoğu köken- liler oluşturmaktadır (Akbıyık, 2008: 230; Geçgin, 2009: 15; Özbek, 2007: 49; Özbekmezci ve Sahil,2004: 266; Yıldırak vd., 2003). Güneydoğu Anadolu bölgesinden her baharda bin- lerce insan aileleriyle, akrabalarıyla, komşularıylabirlikte evlerini ve yiyeceklerini yanlarına alarak Türkiye’nin diğer bölgelerine çalışmak amacıyla göç ederler.

Öncelikle çalışmak için gittikleri bölgelerde etnik kökenlerinden dolayı yaşadıkları sosyal dışlanma ile başlamak gerekir. Mevsimlik tarım işçilerinin önemli bir kısmının Güneydoğu kökenli olması ve diğer bölgelerde çalışmaları yukarıda bahsedilen algıların da da- hil olduğu bir toplumsal bir karşılaşma halini çok net bir şekilde ortayaçıkarmaktadır. İşçiler çalışmak için gittikleri bölgelerde yerli halkla iletişim kurmalarını zorlaştıracak bir atmosfer oluşmuştur denilebilir. Tekrar belirtmek gerekirse Güneydoğu’da süren çatışma ortamı ve bunun yansıtılma şekilleri, bu bölgeden göçün bir güvenlik sorunu olarak algılanması, tek problemin iletişim sorunu olmamasına neden olmuştur. Bunun sonucunda mevsimlik tarım işçilerini hedef alan bazen medyaya da yansıyan linç girişimleri olmuştur. Bulinç girişimlerinin bazen birkaç tarım işçisi için binlerce kişinin toplandığı ciddi sosyal patlamalara dönüştüğü görülmüştür. (Milliyet, 24 Ekim 2009).

 

Mevsimlik tarım işçileri karşısındaki bu savunmacı duruş Karadeniz ambargosu tartışmalarında çok net bir halalmıştır. Mayıs ayında Giresun’da vali ve askeri yetkililerin katıldığı toplantıda güvenlik gerekçesiyle Güneydoğu’dangelen işçilerin yerine Gürcistan’dan işçi getirilmesi kararı alınması ilginç bir gelişmedir. Bölgeye girecek Güneydoğuluların ise sıkı kontrol altına alınması benimsenmiştir. Bu zirveden çıkan kararlar fındık toplama döneminde uygulanmamasına rağmen, Güneydoğu’dan gelen tüm mevsimlik işçilere yönelik potansiyel teröristmiş gibi bir algının hâkim olduğunu gösterir. Bu bakış açısının bir etkisi olarak mevsimlik tarım işçilerinin en önemli sorunlarından birinin etnik kökenden kaynaklanan bu tür dışlayıcı tavırlar olduğu konuyla ilgili çeşitli araştırmalarda yer almıştır (Geçgin, 2009: 23; Kaya, 2009: 124). Ancak Karadeniz’deki bu savunma halinin ve kullanılan dilin ulaştığı boyut çarpıcıdır. İşveren bir görüşmecinin fındık üreticilerinin sorunlarından bahsederken kullandığı ifadeler buna örnek verilebilir: “Onların ( fındıkların ) kökü toprağı dalları da insanları besliyor. Oturanlar da vatanını bekliyor, o vatanı bekliyor yoksa teröristler çoktan o Giresun’u işgal etmişlerdi, Ordu’nun tepelerini. Oradaki oturan, o bahçelerini bekleyen insanlar bekliyor memleketi. Topuyla tüfeğiyle, dağın tepesinde bir ev devletini bekliyor, vatanını bekliyor. Ona rağmen bu üretici sesini duyuramıyor.”

Bir işveren işçilerden şöyle bahsetmiştir: “bulundukları yerde çok aşırı bir çevre kirliliği oluşturuyorlar” çöpleri, tuvalet ihtiyaçları oluyor. “onlar için normal olan bir şey bunlar için anormal, tuvalet gösteriyorsun onlara, onlar başka yerlere gidiyorlar. Orada alışmış, orada normal”. Açıklama sadece mevsimlik tarım işçilerinin çevreyi kirlettiklerine dair bir şikâyet içermemektedir. Aynı zamanda işçilerin yerli halka göre modernlikten uzak olduğu, kendileriyle işçilerin davranışlar, yaşam tarzları bakımından aslında çok farklı oldukları dü- şüncesinin ne kadar içselleştirildiğini de göstermektedir. Yani farklılıklarını “hoşgörüyle” karşılayıp işçilerin kötü koşullarda yaşamalarının onların yaşam biçimlerinden kaynaklandığını kabul ederek bir anlamda onlara yapılan

Mevsimlik Tarım İşçilerinin Gündelik Yaşamları

Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma koşullarını geçici yaşam koşullarının zorluğu tamamlar. Yaşam koşullarınınzorluğu çalışacakları yere yaptıkları yolculuklar ile başlar. Kamyon kasalarında yapılan yolculukları kazaylanoktalanması halinde medyanın da bir süre

 

tamamı ise işsizlik oranının kırsal kesimde farklılaşmasından kaynaklanmaktadır. İşgücü piyasası konumları

 

arasındaki asıl fark, kentsel istihdamda göze çarpmaktadır. Anadili Kürtçe olan nüfusta ücretli ve maaşlı çalışma oranı %38 iken aynı oran anadili Türkçe olan nüfusta %57’ye yükselmektedir. Kentsel alanda iki nüfus için de işsizlik oranıaynı iken ( %9,7 ) kırsal alanda anadili Kürtçe olan nüfusta işsizlik %5,5 ile anadili Türkçe olan nüfusa göre daha yüksektir (%3,2 ) (Gürsel, 2009).

İşçilerin bahsettiğine göre trafik denetiminin artması nedeniyle artık kamyonla yolculuk azalmış, bunun yerine dolmuşla yapılan yolculuklar artmıştır. Ancak yol masrafının daha ucuza gelmesi için 14 kişilik dolmuşa 20 kişi alınarak yapılan yolculuklar yine ciddi can kayıplarına davetiye çıkarmaktadır.Yolculuktan sonra işçiler iş buluncayakadar geçici yerleşimler oluştururlar. Buralar bazen istasyonun herhangi bir yeri, şehir içinde bir park ya da boş bir alanolabiliyor.

Bazı durumlarda işverenin eski evini kullanabildikleri gibi bazı işverenler de işçilerin barınmaları için çok odalı evbenzeri yapılar inşa etmişlerdir. Buralarda yaşayanlar çadırlarda yaşayanlara göre biraz daha şanslıdır. Hem daha korumalı bir mekândır hem de elektrik tesisatı bulunmaktadır. Çadır yerleşimlerinde, çadırlar doğrudan toprak zemine kurulmuştur, mutfak, banyo ve tuvaletleri yoktur. Banyo ve tuvalet için bez ve sopalarla geçici çözümler bulmuşlardır.Bazı durumlarda bu çadır yerleşimlerinin elektriği bile yoktur. Su ihtiyacı tamamen kadınların omzundadır. İşçi kadınlaryakındaki bir yerden bidonlarla su taşırlar. Bursa Tabip Odasının bir işçi yerleşimine dair benzer gözlemleri olmuştur: “yerleşim alanı, alana daha ilk varıldığında pek çok sorunu gözler önüne sermektedir. Burada yaşayan insanların neredeyse temel yaşam ihtiyaçlarının hiçbirisi karşılanmamaktadır. Yaklaşık 250-300 civarında olan hanenin çok ilkel şartlarda barınma koşullarına sahip olduğu gözlenmiştir. Yaklaşık 1300 kişinin yaşadığı bu yerleşimde barınma sonderece ilkel koşullarda, toprak üzerine yerleştirilmiş el yapımı çadırlarla sağlan- maktadır. Bu barınma alanında temiz içme ve kullanma suyu yoktur. Su ihtiyaçları bölgede açılan artezyen kuyulardan sağlanmaktadır. İki kuyudan alınan numunelerden birinde suyun görünümünün bulanık olduğu gözlenmiştir. Orada yaşayanlar tarafından suların bakteriyo- lojik ve biyokimyasal analizlerinin hiç yaptırılmadığı söylenmektedir. Çadırların toprak ze- min üzerine oturmasınedeniyle yağışlı havalarda su baskınları olduğunu ifade etmektedirler. Çadırlara elektrik sağlanamamıştır. Kanalizasyon bulunmamaktadır. Temizlik ihtiyaçlarını gidermek için evlerin birkaç metre ötesinde etrafı bezlerlekapanmış üstü açık tuvalet ve ban- yo olarak düzenlenmiş yerler vardır. Bu alanların hijyen koşullarından bahsetmek mümkün değildir. Yemek pişirmek için yine bezlerle çevrilmiş alanlar mutfak olarak kullanılmaktadır. Barınma alanında yaşayanlar çöplerin toplanmadığını ayrıca ilaçlamanın da yapılmadığını ifade etmiştir. Katı atıklar yerleşim alanının her tarafına serpilmiş, biriktirilmiş olarak göze çarpmaktadır” (Bursa Tabip Odası, 2010: 3,7).

Aslında yaşam koşullarının kötü olması kadınları (Geçgin, 2009: 21; Yıldırak, 2003: 2) ve çocukları daha fazla etkiler. Kadınlar su taşımak, yemek yapmak için ateş yakmak, yaşadıkları yerleri temiz tutmak gibi bazı zorluklarladoğrudan uğraşmak zorundadırlar. Yaşadıkları yerlerle ilgili bu zorluklar para biriktirme baskısı ile birleşince işçilerin yetersiz beslen- melerine sebep olur (Özbekmezci ve Sahil, 2004: 262,268). Dolayısıyla özellikle çocukların bulaşıcı hastalık, gelişim bozuklukları gibi sorunlarla daha fazla karşılaşmaları mümkündür.

 

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarım alanıyla ilgili sözleşmeler düzenledi. Gereği yapılmasa da bazıları TBMM’de onaylandı. Tüm çalışanları kapsamına alacağı(!) iddiasıyla yıllardır tartışılan “İş Sağlığı ve Güvenliği KanunTasarısı” Meclis’te beklerken mevcut hukuk içerisinde “dışlanan” mevsimlik tarım işçilerinin yasal hakları da en azyaşanmışlıklar kadar ürkütücüdür…

İş Kanunu’nda Tarım İşçileri

4857 sayılı İş Kanunu’nun “İstisnalar” başlıklı 4’üncü maddesine göre, “50’den az işçi çalıştırılan (50 dahil) tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyerlerinde veya işletmelerinde” ve “aile ekonomisi sınırları içinde kalan tarımlailgili her çeşit yapı işleri”nde ve “iş ilişkilerinde” bu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı ifade edilmiştir.

İş Kanunu kapsamı dışında tutulan tarım işçileri; sözleşme yapma, ücret, sözleşme feshi, haftalık ve yıllık izin, hastalık izni, işçi sağlığı ve güvenliği yaptırımları vb. gibi haklardan yararlanamıyorlar. Çalışma saatleri İş Kanunu’na aykırı şekilde normal çalışma sürelerinin çok üzerine çıkartılıyor. Ailecek çalışmaları nedeniyle, çocuk ve genç işçiler İşKanunu’nun yasakları ihlal edilerek çalıştırılıyorlar.

Mevsimlik işçilerin durumu daha da vahim; 50 sınırını aşsalar dahi geçici sürelerle farklı işlerde çalıştıklarındankayıtdışı          olmaktan kurtulamıyorlar. Mevsimlik gezici işçilerin çalışma şartlarının düzenlenmesiyle ilgili olarak çeşitli uygulamalar var. Çeşitli illerde ve özellikle de Adana’da “Tarım İşçilerinin Sorunlarını Görüşme Kurulu”kapsamında ücret ile diğer bazı konuları

 

Tarım İşçilerinin Sosyal Güvenlik Hakkı

İş Kanunu kapsamında başkasının hesabına süresiz iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılanlar (4/a) ile kendi adınave hesabına çalışan (4/b) tarım işçileri (isteğe bağlı olarak) 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) kapsamına giriyor. SSGSS kapsamındakiler hukuken iş kazası ve meslek hastalıkları halinde; sağlık yardımı ile ortez-protez araç ve gereçleri, geçici ve sürekli işgöremezlik geliri, uzun vadeli sigorta yardımları sağlanırken, mevsimlik tarım işçileri sigortalı dahi sayılmıyor ve sosyal güvenlik hakkına sahip bulunmuyorlar.

SSGSS’de tarımsal faaliyet

“Tarımsal faaliyet: Kendi mülkünde, ortaklık veya kiralamak suretiyle başkalarının mülkünde veya kamuya mahsus mahallerde; ekim, dikim, bakım, üretme, yetiştirme ve ıslah yoluyla yahut doğrudan doğruya tabiattan istifade etmek suretiyle bitki, orman, hayvan ve su ürünleri elde edilmesini ve/veya bu ürünlerin yetiştiricileri tarafından; muhafazasını, taşınmasını veya pazarlanmasını” ifade ediyor (m.3/19).

Mevsimlik tarım işçileri, bu tanıma uygun olarak çalıştığı halde İş Kanunu engeli nedeniyle sosyal sigorta hakkından yararlanamıyorlar. Aynı Yasa; “Bu Kanunun kısa ve uzun vadeli sigorta kolları hükümlerinin uygulanmasında; …tarım işlerinde veya orman işlerinde hizmet akdiyle süreksiz işlerde çalışanlar ile tarımda kendiadına ve hesabına bağımsız çalışanlardan; tarımsal faaliyette bulunan ve yıllık tarımsal faaliyet gelir- lerinden, bufaaliyete ilişkin masraflar düşüldükten sonra kalan tutarın aylık ortalamasının, bu Kanunda tanımlanan prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz katından az olduğunu belgeleyenler… sigortalı sayılmazlar” diyor (m.6/ı).

Başka bir ifadeyle 5510 sayılı Kanunun 4/a maddesine tabi tarım veya orman işlerinde süreksiz işlerde çalışanlar ile4/b maddesine göre tarımda kendi adına ve hesabına bağımsız çalışan sigortalılardan prime esas aylık kazancı (1Temmuz– 31 Aralık 2011 tarihleri itibarıyla) 837,00 TL’- den az olanlar sigortalı sayılmıyorlar. Sigortalı sayılmayanlar da Genel Sağlık Sigortası (GSS) açısından kendi içinde yeniden sınıflandırılacaklar.

Sağlık hakkı

Taslak olarak TBMM’de bekleyen “Sosyal Yardımlar ve Primsiz Ödemeler Kanunu” yürürlüğe girdiğinde yeni uygulama başlatılacak; 3816 sayılı “Ödeme Gücü Olmayan Vatandaşların Tedavi Giderlerinin Yeşil Kart Verilerek Devlet Tarafından Karşılanması Hakkındaki Kanun” yürürlükten kalkacak, Yeşil Kartlılar Sağlık Bakanlığı’ndan alınıp Sosyal Güvenlik Kurumu’na devredilecek. GSS İşlemleri Yönetmeliği’ne göre uygulamanın 1 Ekim 2008’de girmesi beklenirken önce 1 Ekim 2010, sonra da 1 Ocak 2012 tarihine ertelendi. Yapılan hazırlığa göre “Gelir Testi Yönetmeliği” tamamlanarak (1 Temmuz 2011) Başbakanlığa gönderildi, yeni düzenlemede kişisel yaşam düzeyi brüt asgari ücretin 1/3’den (2011 rakamlarıyla 265,5 TL) az olanlara Yeşil Kart verilecek. Başka bir ifadeyle birçok kişi YeşilKart güvencesini kaybedecek. Aylık 265,5 TL’den az geliri olanlar Yeşil Kart ile sağlık hizmeti alabilecek iken; 265,5–837,0 TL arasında geliri olanlar ise ek prim (33,2–104,6 TL arasında) ödeyerek sağlık hizmetlerindenyararlanabilecekler.

Mevcut uygulamada düşük gelirli tarım işçileri Yeşil Kart ile sağlık hizmetlerinden kısmen yararlanmalarına rağmen, çalışmak için geldikleri illerde Yeşil Kart süresi dolan mevsimlik tarım işçileri vize işlemlerinde bürokratik ve şüpheli (potansiyel suçlu) güçlükler yaşamaktadırlar.

İş kazası ve meslek hastalıkları sigortası hakkından ve koruyucu sağlık hizmetlerinden mahrum olan, düzenli ve ücretsiz sağlık taramaları yapılamayan tarım işçileri; işçi sağlığı kapsamında zorunlu olan işe başlama ve sonrasındaki periyodik olarak yapılması gereken muayenelerden de yararlanamamaktadırlar.

3

Ekim-Kasım-Aralık 2010

Tarım işçileri çalışma ortamlarında maruz kalınan fiziksel, kimyasal (özellikle ilaç zehirlen- meleri), biyolojik risklere karşı korunamıyor, aşılanamıyor, ergonomik olmayan çalışma koşullarıyla ilgili bilgilendirilmiyorlar.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından gerekli olan kişisel koruyucu donanımdan (giysi, ayakkabı, maske, gözlük, eldiven vb gibi) yararlanamıyorlar.

Mevsimlik tarım işçilerinin insan onuruna yakışır ve güvenilir bir şekilde ulaşımı sağlanamıyor, kaza sonucu yaralanma sonucu ölümler tarım işçilerinde en fazla görülen sorunlar olup, kamyon- larla-traktörlerle işçi taşınması nedeniyle işçiler iş kazalarına karşı korunamıyorlar.

Mevsimsel tarım işçileri; uygun konutlarda barınamamakta, sağlıklı içme ve kullanma suyu ile tuvalet ve yıkanma yerlerinden yararlanamamak- ta, yeterli ve dengeli beslenememekte, temiz giyinememektedirler. Eğlence vespor gibi sosyal etkinliklere katılamamaktadırlar. İletişim hakkından mahrumdurlar. Yılın dokuz ayında farklı yerlerde yaşamaları nedeniyle seçme ve seçilme hakkını kullanamazlar.

Mevsimsel tarım işçileri; çocuk emeği sömürüsünün önlenememesi ve okul döneminde iş başında olmaları nedeniyle okul çağındaki çocukları dahi eğitim-öğretim hakkından yararlanamamaktadırlar.

Tarım İşçilerinin Örgütlenmesi

Tarım işçilerinin (ister kamuda, ister özel sek- törde, ister yerleşik işletme işçisi, isterse mevsim- lik, gezici işçi olsun) sendikalaşmaları konusunda herhangi bir yasak bulunmamaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin onayladığı ILO sözleşmeleri bulunmaktadır. Tarımda çalışanlar emek gücünü belirli bir ücret karşılığında satmasına rağmen sendikal örgütlenme hakkından fiili olarak yararlanamamaktadırlar. Tarım iş koluna uygun yasal düzenlemelerin olmaması, küçük gruplar halinde çalışma, mevsimlik ve kısa süreli üretim ile günlük çalışma sürelerinin çok uzun olması gibi koşullar örgütlenmeyi zorlaştırmaktadır.

Bu nedenlerden dolayıdır ki tarım işçileri için iş güvencesi sağlanamamakta, ekonomik ve sosyal haklar içinmücadele edememektedirler.

Ahmet Koçyiğit

 

Yazılarınız için [email protected] e-posta adresine e-posta gönderebilirsiniz