ÖZGÜRLÜKTEN KÖLELİĞE

İlk toplumsal sistemde, üretim araçları topluluğa aitti. Yaşamın devam ettirilebilmesi için gerekli olan geçim araç­ları ortaklaşa temin edildiği gibi tüketim ve dağılım da komünaldı.

Dayanışma ve ortak hareket, insanın henüz doğada ha­zır bulduklarını tüketerek yaşamını sürdürdüğü bu dönem­de zorunluluktu. Acımasız doğa koşullarına karşı ancak bir­likte hareket ederek karşı koyabilirlerdi, ilk insan topluluk­larının geçim araçlarını üretmeye başladıkları aşamada fi­ziksel olarak örgütlenmeleri, bu zorunluluğun bilincine varmalarından kaynaklanır.

Geçim araçlarının ortak üretildiği, insanın göçebe top­layıcı topluluklar olarak yaşadığı ve doğal işbölümü dışın­da bir işbölümünün görülmediği, dolayısıyla da özel mül­kiyet ve sınıfların da açığa çıkmadığı koşullarda herhangi bir baskı aygıtına da ihtiyaç yoktu. Var olduğu kadarıyla bir yönetimden çok organizasyondan söz edilebilirdi. Ko­lektivizmin hakim olduğu bu aşamada topluluğun temel geçim araçlarını üretenler kadınlardır. Kadınlar, gerek komünal ev ekonomisinde gerekse soyun üretiminde belirle­yicidir.

Uzun hamilelik ve regl dönemleri, insan yavrusunun di­ğer canlılara kıyasla anneye bağımlılık süresinin uzun olu­şu, kadınları korunaklı alanlara yönlendirir ve görece yerle­şik kılar. Hayatta kalabilmek ve çocuklarını koruyabilmek için bulundukları alanlarda üretime girişen kadınların etkinlikleri tarımın keşfine olanak sağlar. Farklı ihtiyaçlar, değişik buluşlara yönlen­dirir. Yiyeceklerin saklanması, dericilik, çömlekçilik, dokumacılık, ev/barınak yapı­mı, bunların başında gelir. Keza botanik, kimya, tıp gibi bilim dallarının ilk temel­leri de kadınlar tarafından atılır. Kadınlar, hem maddi yaşamın üretiminde temel bir yerde durur, hem de bilimsel buluşlara öncülük ederler. Erkekler zamanlarının önemli bölümünü avcılığa ayırırken, hayvanları ilk evcilleştiren de kadınlardır.

Tarımın keşfedilip tarıma elverişli alanlarda yerleşik yaşama geçilmesi ve sahiplenilmesiyle ilk toplumsal iş bölümü ve buna bağlı olarak ilk mülkiyet biçimi orta­ya çıkar. Tarihsel süreç içinde iş bölümünün farklı aşamaları mülkiyet biçimlerine de yansıyacaktır, insanlığın topluluklar biçiminde yaşadığı tarihin bu evresinde, top­luluk kendi içinde mülkiyetsizken topluluk dışına karşı grup mülkiyeti oluşur. Top­luluk mülkiyetini koruma ve yönetmede de -toplumsal emek sürecindeki belirleyici rolü nedeniyle- kadın etkindir.

Grup mülkiyetinin varlığı koşullarında tıpkı geçim araçlarının üretimi gibi soyun üretimi de ortaklaşa gerçekleştirilir. Henüz ailenin herhangi bir biçiminin tarih sah­nesine çıkmadığı bu aşamada kuralsız cinsel ilişkiler hakimdir.

Bu dönemde tek tek bireylerin değil, topluluğun soy devamı insanın zorunlu va­roluş biçimiydi. Çocuklar topluluğa ait görülüyordu. Klandaki/topluluktaki bütün yetişkinler, çocukların anne ve babalarıydı. Çocukların bakımı, beslenmesi kolektif olarak gerçekleştiriliyordu. Soy zinciri, analık hukukuna göre düzenleniyordu.

Yerleşik yaşama geçiş, üretimin ve üretici güçlerin gelişmesine olanak sağladı. Yerleşik yaşamla birlikte insanlık, “toplayıcılıktan tarım ve hayvancılığa geçiş yaptı. Bu geçiş, faaliyetin sürekliliği ve üretim araçlarındaki gelişim anlamına geli­yordu. Demirin bulunmasına koşut olarak üretim tarzındaki gelişim, erkekle kadı­nın toplumsal konumunda da bazı değişikliklere yol açtı. Erkekten önce yerleşik ya­şama geçen ve üretimini de esas olarak bu konumlanışa uygun olarak gerçekleş­tiren kadının yoğunlaşması “içe” dönük olurken, avcılık vb. faaliyetlerle uğraşan erkeğin yoğunlaşma ve üretim alanı “dışarısı”ydı. Kadın ve erkeklerin üretim alan­ları mekansal olarak ayrılmıştı. Tarımsal faaliyetle birlikte üretim tarzındaki gelişim bu alanda daha fazla insan gücü gereksinimi yarattığı gibi “dışarıda” daha fazla yoğunlaşma ihtiyacı doğurdu. Kadının gerek soyun üretiminde gerekse ev ekono­misinde tuttuğu yer, bu ihtiyaçları yanıtlamasına olanak tanımadı. Bu gereksinim­ler kadına göre daha fazla zamanı olan ve temel yoğunlaşma alanı “dışarısı” olan erkek tarafından karşılandı. Tarımsal etkinliklere yönelen erkek giderek toplumsal üretimin başlıca üreticisi ve denetleyicisi haline geldi.

Üretim araçlarındaki gelişim ve emeğin üretkenliğindeki artışı insana ihtiyacın­dan fazla üretme imkanı verdi. Böylece, topluluklar arası fazla ürün değişiminin ve giderek ticaretin gelişmesinin koşulları oluştu. Bu ise, iki şeyi koşulladı. Birincisi; topluluğun bir kısmının ortaya çıkan fazla ürüne el koyarak egemen güç haline ge­lişini, ikincisi; emeğin üretkenliğindeki artış nedeniyle insan gücünün değer kazan­masını… Artık, savaş esirleri köleleştirilebilirdi. Emeğin üretkenliğinin artışı, serve­tin büyümesi üretim araçlarını genişleterek köleliği doğurdu.

İlk toplumsal iş bölümüyle birlikte erkek dışarıdaki faaliyetlerinin yanı sıra komünal ev ekonomisindeki etkinliklerin de ortağı haline geldi. Topluluğun ihtiyacın­dan fazla ürünün diğer topluluklarla takas edilmesi işini de erkeğin yerine getirme­si onu ayrıcalıklı duruma getiren önemli faktörlerdendi. Böylelikle kadının emek sü­reci içindeki belirleyici rolü ortadan kalkmakla kalmadı, aynı zamanda erkeğe üre­tim araçlarını denetleme olanağı verdi. Geçim araçlarının üretimi, denetimi ve bu eksendeki faaliyetlerin bütünü erkek tarafından gerçekleştirildiği için mülkiyetin denetimi de ona kaldı.

“İçerideki” faaliyetlerde yoğunlaşan kadının “dışarıdaki” etkinliklerin dışında kalması başlangıçta bir soruna yol açmıyordu. Fakat bu, zamanla üretim araçları­nın kadının denetiminden bütünüyle çıkmasına neden oldu.

Tarımı keşfeden, yaban hayvanlarını evcilleştiren kadın, ilk toplumsal iş bölü­müyle birlikte tarihsel yenilgisinin koşullarını da hazırladı. Üretim araçlarını ve tek­niği geliştirerek emek verimliliğinin artmasını sağlayan kadın olmasına rağmen or­taya çıkan fazla ürüne erkek el koydu.

Erkekle kadın arasındaki doğal iş bölümünün de etkisiyle oluşan cinsiyetçi iş bö­lümü ilk ortaya çıktığında, iki cins arasında herhangi bir eşitsizliğe yol açmadığı gi­bi aksine, Engels’in deyimiyle, kadın açısından “yüksek bir saygınlık” anlamına ge­liyordu. Fakat özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte, üretimin komünal ev ekono­misini aşarak “dışarıda” gerçekleşmesi, kadının zihinsel yoğunlaşması ve üretimi bakımından da bir değişikliğe yol açarak eşitsizlik yaratmaya başladı. Geçim araç­ları, artık kadının etkinlik sahasının dışında üretiliyordu. Bu durum, kadın için üre­timden kopmak ve buna bağlı olarak toplumsal gelişmeleri izlemek olanağından yoksun kalmak anlamına geliyordu. Kadın ile erkek arasındaki cinsel iş bölümünün bu yeni biçimi, iki cins arasındaki ilişki biçimlerini köklü bir değişikliğe uğrattı.

Engels, bu durumu şöyle tarif eder: “Birçok evli çifti ve çocuklarını kapsayan es­ki komünist ev idaresinde, kadınlara bırakılan ev idaresi tıpkı erkekler tarafından yiyecek sağlanması gibi, kamusal, toplumsal olarak gerekli bir sanayi idi. Ataerkil aileyle ve ondan da çok monogam bireysel aileyle birlikte bu değişti. Ev idaresi, ka­musal karakterini yitirdi. O artık toplumu ilgilendirmiyordu. Bir özel hizmet haline geldi, toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın baş hizmetçi oldu.’[1]

Grup mülkiyetinden sonra özel mülkiyetin doğuşu ile tek eşli ailenin ortaya çıkı­şı aynı tarihsel momente denk düşer. Artı ürüne el koyarak mülk edinen erkeğin bu­nu çocuklarına devretme isteği “tek eşliliği” yaratır.

Elbette bu “tek eşliliğe” geçiş birdenbire olmadı ve başlangıçta bütünüyle erke­ğin tercihinin ürünü değildi. Özel mülkiyetin az çok boy verdiği bu aşamada komü-nal üretim döneminin gelenekleri aynı zamanda birçok dinsel inanç kılıfı altında kadınların aleyhine devam ettiriliyordu. Pek çok durumda kadının birçok erkekle cinsel birleşmesi, bir toplumsal gereklilik olmaktan çıkmış kadına yönelik bir “zor­lama”, bir mecburiyet, bir dinsel kural (örneğin heterizm) halini almıştı. “İktisadi yaşam koşullarının gelişmesiyle, yani eski komünizmin altının oyulması ve nüfus yoğunluğunun artmasıyla eski geleneksel cinsel ilişkiler saf niteliklerini yitirdikçe, bunlar kadınlara o kadar alçaltıcı ve ezici gelmek zorundaydı ve kadınlar, iffet hakkını; sadece bir erkekle geçici ya da sürekli evlilik hakkını o kadar ateşli bir şe­kilde bir kurtuluş olarak arzulamak zorundaydı. Bu ilerleme, sırf bu nedenle bile kaynağını erkeklerden alamazdı. Çünkü erkeklerin aklına hiçbir zaman, bugüne kadar bile, fiili grup evliliğinin zevklerinden vazgeçmek gelmemiştir. Ancak, ka­dınların eşleşme evliliğine geçişi gerçekleştirmesinden sonradır ki, erkekler sıkı mo­nogamiyi getireb ildiler, elbette sadece kadınlar için… Bachofen… monogamiye ge­çişin özünde kadınların eseri olduğunu her yerde ileri sürdüğünde kesinkes haklı­dır.”[2]

Engels, tek eşli evliliğin (monogami) “hiçbir şekilde erkek ve kadının” karşılıklı uzlaşması ve onun “en yüksek biçimi” olarak kabul edilemeyeceğini söyler ve ekler; “Tersine, bir cinsin diğeri tarafından boyunduruk altına alınması olarak, o zamana kadar tüm ön tarihin hiç bilmediği cinsler arasında bir çatışmanın ilanı olarak orta­ya çıkar.”[3]

“Tek eşlilik” kadının cinsel özgürlüğünün elinden alınmasından başka bir anla­ma gelmiyordu. Monogami gerçek ilişkilerde, kadınlar açısından “tek eşlilik” bek­lentisi üzerine kurulurken, erkekler bakımından ise çok eşliliğin meşru olduğu bir durumdur.

Mülkiyet olgusuyla “tek eşlilik” arasında doğrudan bir bağlantı vardır. “Meşru evliliğin” başlangıçta yalnızca mülk sahibi sınıflar için kurumsallaştırılmış olması, bireysel özel mülkiyet ile “tek eşlilik” arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koyar.

Grup mülkiyetinin ardından özel mülkiyetin doğusuyla topluluğun soyunun de­vamı da yerini erkeğin soyunun devamına bıraktı. “Kadının sadakatini, yeni çocuk­ların babalığını garanti altına almak için kadın erkeğin mutlak iktidarına terk edildi. Erkek onu öldürse, sadece hakkını kullanmış olur(du)… Monogami… Bir cin­sin diğeri tarafından boyunduruk altına alınması olarak… Tarihte görülen ilk sınıf karşıtlığı, monogam evlilikte kadın-erkek antagonizmasının gelişmesiyle ve ilk sı­nıf baskısı dişi cinsin erkek cinsi tarafından baskı altına alınmasıyla çakışır.”[4]

“Tek eşlilik” erkek bakımından hiçbir zaman geçerli olmazken kadının “evcil” bir ev kölesine dönüştürülmesi anlamına geliyordu. O artık, erkeğin soyunun devamını sağlayan özel bir hizmetçi, cinsel ihtiyacını karşılayan bir keyif aracıdır. Bütünüyle erkek için yaşayan, onun her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlü bir varlık haline getirilir. Yalnızca fiziksel olarak değil, düşünsel olarak da erkeğin eklentisine dönüş­türülür. Kadın artık “kendisi için varlık” değildir, bunun bütün zemini yok edilir. Er­kek için kadın, bir nesneden, cinsel objeden öte bir şey değildir. Kadının nesneleştirilmesinin üzeri “aile” salıyla örtülerek her türlü çirkef gizlenmeye çalışılır.

Kadınla ilişkisinde erkeğin insanlığını yitirmesi ve kadının nesneleşmesi

Geçim kaynakları üretimi ve takasta erkeklerin artan etkinliği, üretim araçların­daki gelişme ve emek üretkenliğinin artışına bağlı olarak zamanla ortaya çıkan faz­la ürünün erkeklerce önce denetlenmesine daha sonra da düpedüz mülkiyetlerine geçirmelerine olanak sağladı.

Özel mülkiyetin ortaya çıkışı, insanın insanı köleleştirilmesinin koşullarını yarat­tı. Üretim için artan işgücü ihtiyacı, önce savaş esirlerinin köleleştirilmesiyle karşı­landı ve giderek topluluk içindeki özgür bireylerin bir bölümünün diğerlerinin kö­lesi haline getirilmesiyle yeni bir aşamaya ulaşıldı. Böylelikle, insanların bir kısmı diğerleri için salt bir kullanım nesnesine dönüştürülmüş oldu. Bu köleler, artık eşit­ler topluluğunu oluşturan bütünsel öznenin tekil parçaları değil, başkaları için bi­rer araç konumundaydılar.

Üretim araçlarının mülkiyeti erkek cinsinde olduğu için egemenlik de ondaydı. Kuşkusuz erkeklerin bir kısmı da köleydi ama onların köleliği cinsel değil, sınıfsal konumlarından geliyordu. Oysa kadın, salt cinsel varlığından dolayı erkeğin kölesi sayılıyordu. Her kadın, doğuştan köle olarak kabul edilen kadın cinsinin tekil üyesi olarak kendisine sahiplik eden erkeklerin kullanım nesnesiydi artık. Erkek için kadın bir insani varlık değil, mirasını devredeceği, soyunu sürdürecek erkek çocuklar do­ğurmak ve yetiştirmekle yükümlü bir hizmetçi, bir cinsel aletti.

Erkeğin kadınla ilişkisi, insanın insanla ilişkisi olmaktan çıkmıştı. Kadın, erkek için bir araçtı, bir kullanım nesnesiydi. Böyle olduğu için de erkek kadın üzerinde her türden tasarrufta bulunmayı doğal bir hak, doğal bir durum olarak görüyordu.

Kadınla erkek ilişkisinde “hak” kavramı, erkeğe ve “görev” kavramı kadına biçiliyordu; özne-erkek ve nesne-kadın böylelikle bir toplumsal bilinç halini aldı.

Kadını bir alet olarak kullanan erkeğin bir özne ve “kendisi için kadın” olmak­tan çıkan kadının bir nesneye dönüştüğü doğruydu. Ne var ki, erkek özel mülkiye­ti çoğaltmayı ve kendi soyundan birine devretmeyi amaçlaştırarak kendisi de özel mülkiyetin bir aracı haline gelmişti. Erkek, insani ihtiyaçlarını karşılamak için doğa­dan nesneler toplayan ya da üreten bir ortakçı topluluk kişisi olmaktan çıkmış, ter­sine, sanki bu nesnelerin erkek eliyle kendini çoğalttığı bir bireye evrilmişti. Özel mülkiyetin ve ondan doğan egemenliğin ruhunu fethettiği erkek cinsi, kadınla iliş­kisinde karşısındakini bir insan olarak algılama yeteneğini kaybetmiş, insanlığını yitirmişti. Kadını bir insan değil bir kullanım nesnesi olarak gören, düşünen ve al­gılayan erkek, kadını kendinden yabancılaştırarak kendisi insani varoluşa yabancı-laşıyordu. Bu insanlıktan yabancılaşma şu ya da bu erkeğin değil, kadınla ilişkisin­de bütün erkeklerin toplumsal varlık biçimiydi.

Kadının durumu ise, bazı bakımlardan erkekten farklıdır. O, artık bir cins olarak “kendisi için kadın” değildi. Erkeğin bir aletiydi ve bu onda bir bilinç biçimine dö­nüşmüştü. Her ne kadar mülk sahipliği, egemenlik ilişkileri ruhunu fethetmese ve kölelik kabuğu içinde insani saflığı saklı kalsa da yabancılaşmayı o da yaşar.

Kölelikten hiçleşmeye

Özel mülkiyetin hakim hale gelmesi ve kadının üretim araçları karşısındaki ko­numu giderek onu daha fazla nesneleştirdi. Üretim araçlarına sahip olmayan kadın, üst yapı kurumlarının da bütünüyle dışında kaldı. Komünal toplumda topluluk ya­şamını kolaylaştırmak üzere ortaya çıkan örgütlenmelerin birçoğunda gönüllü ola­rak yer almayan kadın, sınıflı toplumlarla birlikte bütün yönetim işlerinin, politika­nın uzağında tutuldu. Aynı şekilde eğitim, hukuk, felsefe, din, sanat, bilim vb. alanların da dışına itildi. “Evcil bir köle”ye dönüştürülerek alıklaştırılan kadının bü­tün dünyası evle sınırlandırıldı.

Komünal sistemde toplumsal emek sürecinde belirleyici olan kadının dış dünyay­la, doğayla ilişkisinde herhangi bir sınırlanma söz konusu değildi. Tıp, kimya, bota­nik gibi alanlardaki keşiflerin kadınlar tarafından gerçekleştirilmesi tesadüf değildir. Kadının üretim alanının genişliği, onu düşünsel bakımdan da özgür kılıyordu.

İş bölümü ve özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte eve kapatılan kadın, bu fa­aliyetler için ne zamana ne de olanaklara sahip oldu. Özel mülkiyetle özdeş hale ge­len erkek, bütün entelektüel faaliyetleri ve yönetim işlerini tekeline aldı. Kadın bu faaliyetlerin dışında kaldıkça köreldi, dünyası daraldı. Etkinlik alanları daraldıkça körelmesi derinleşti. Her türlü etkinliği “sahibi” olan erkeğe göre düzenlendi. Kadı­nın istekleri, hayalleri, beklentileri yok sayıldı. Öyle ki, bir ismi dahi olmayan, ancak ilişkide bulunduğu erkeğe göre tanımlanan bir eklentiye dönüştürüldü.

Kadına, yatak odası, mutfak, çocuk odasından ibaret bir dünya dayatıldı. Aile kurumu güçlendirilip din bütünüyle kadının eve kapatılmasını sağlayacak tarzda düzenlenerek ömür boyu sürecek ev hapsine mahkum edildi.

Kadın kutsal eşiğin dışına çıkıyor

Sanayinin gelişmesi ve makineleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte, eskisi kadar fiziksel güce ihtiyaç duyulmaması sermayeye kadın ve çocuk emeğini yağmalama olanağı tanıdı, işçinin eşi ve çocuğunun da işgücü piyasasına sürülmesi, Marks’ın deyimiyle, erkeğin işgücünün tüm aileye paylaştırılması anlamına gelir. Proletarya­nın asırlar önce başlayan bu serüveni, emperyalist küreselleşme koşullarında da de­vam eder.

İşçi ailesinde kadın işgücü metalaşıncaya kadarki süreçte kadın temelde “işgü­cünü yeniden üretme” sorumluluğuyla karşı karşıyaydı. Kendi işgücü de metalaşınca “özgür emekçi” vasfıyla evcil köleliği iç içe geçti.

Kadın ve çocuk emeğinin yağmalanması, burjuvazinin “aile reisi”, “evin direği” vb. tanımlamalarında kısmi değişikliklere yol açsa da erkek egemenliği devam eder. Kadının “kutsal eşiğin” dışına çıkması, onu “baş hizmetçi” ve erkeğin kulla­nım nesnesi olmaktan çıkarmaz. Kutsal eşiğin dışına çıkması “ekonomik bağımsız­lığını” kazanmasını sağlasa da toplumsal cinsiyetin kadına yüklediği bütün angar­yalar kadının omuzlarında kalmaya devam eder. Üstlendiği yük iki katma çıkar. Ka­pitalizm ataerkil düzeni değişime uğratır, kendine eklemler ve burjuva toplumsal düzenin temeli haline getirir. Geniş ataerkil aile yapısının parçalanıp dağılarak ye­rini çekirdek aileye bırakması da kadının konumunda özsel bir değişiklik yaratmaz.

Büyük sanayi, kadına toplumsal üretim yolunu yeniden açar. “Fakat o şekilde ki, ailenin özel hizmetiyle ilgili görevlerini yerine getirirse, toplumsal üretimin dışın­da kalır ve bir şey kazanamaz; ve toplumsal üretime katılmak ve bağımsız para kazanmak isterse aile görevlerini yerine getiremez. Ve fabrikada nasıl ise kadın için tıp ve hukuka kadar tüm işkollarında da durum öyledir. Modern bireysel aile, kadının açık ya da gizli ev köleliği üzerine kurulmuştur ve modern toplum, mole­külleri olarak, salt bireysel ailelerden oluşan bir kütledir. Günümüzde erkek, du­rumların büyük çoğunluğunda en azından varlıklı sınıflarda, ailenin para kazana­nı, ekmek kazananı olmak zorundadır ve bu durum ona hiçbir hukuki ekstra ay­rıcalığa gereği olmayan egemen bir konum kazandırır. O, ailede burjuvadır; kadın proletaryayı temsil eder.”[5]

Sermayenin ucuz işgücü ihtiyacına bağlı olarak piyasaya sürülen kadın işgücü, üzerinde en fazla oynanan kesimi oluşturur. Savaşlarda veya erkek işgücünün az ol­duğu dönemlerde işe alman, ekonomik krizlerde, ucuz işgücünün bollaştığı dö­nemlerde işten ilk atılanlar kadınlardır.

Üretimin değişik alanlarında yer alma konusunda yürütülen mücadeleler ve burjuvazinin bazı işkollarına özel olarak yönlendirmesine bağlı olarak kadınlar -is­tisnai kimi alanlar dışında- üretimin hemen her alanında yer almaya başlarlar. Üre­time dahil olan kadının, “ekonomik bağımsızlığını” kazanması, erkekle ilişkilerinde görece de olsa farklılıklar yaratır.

Kapitalist sistem, bir yandan kadının köleliğinin devam etmesini, diğer yandan ise sermayenin ucuz işgücü olarak pazarda dolaşmasını ister. Kadın, işgücünü sınır­sızca yağmalayabilmek için evden çıkışının koşullarını yaratır. Bazı iş koşulları ve meslek gruplarını “kadın işi” olarak kategorize ederek “kolay olduğu” demagojisiyle eşit işe eşit ücret kuralını uygulamaz. Böylelikle, pazara sürülmüş olan işgücü salt yağmalanmakla kalmaz, aynı zamanda genel olarak ücretlerin düşük tutulmasının da sigortasına dönüştürülür ve erkek işçinin karşısına tehdit olarak dikilir.

Bütün bu gerçeklerle birlikte, kadının evden çıkarak işgücü piyasasına dahil olu­şu, onu proletaryanın saflarına iter. Üretimde yer alışı, evdeki köleliğinin sermaye sömürüsüyle katmerlenmesi anlamına gelse de, nesnel olarak devrimci sonuçlara yol açar. işçi, emekçi kadın sermayeye karşı sınıf kardeşleriyle birlikte ekonomik ve toplumsal kurtuluş için mücadele etme olanağına kavuşmakla kalmaz, aynı zaman­da yan yana geldiği kızkardeşleriyle de erkek egemen ideolojiye ve toplumsal cin­siyet ayrımlarına karşı savaşım imkanı elde eder.

Kapitalizm kadını metalaştırır

“Kutsal eşiğin” dışına çıkan kadın, yaşamın “ev”den ibaret olmadığını görür. Ve düne değin erkeğin saydığı -veya sandığı- dünyanın ortağı olmaya başlar. Ancak “dış dünya” ile ev arasında yalpalaması devam eder.

Sermaye, işgücünü satın alarak kadını boyunduruğu altına almakla yetinmez. Ay­nı zamanda “erkeğin dünyasına” dahil olan kadını cinsel objeye dönüştürerek meta­laştırır. Evin dört duvarı arasında “baş hizmetçi” ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti olan kadın, bütün erkeklerin hizmetine sunulan bir metaya dönüştürülür.

Kadın bedeninin cinsel bir meta haline getirilmesi, sadece bedeninin doğrudan satışı yoluyla gerçekleşmez. Kadın bedenini cinsel bir objeye dönüştüren sermaye, onu çok yönlü olarak erkeğin hizmetine sunar. Erkeğin kadın bedenini cinsel bir meta olarak sahiplenmesi, bireysel olmaktan çıkar. Evlilik sözleşmesi yoluyla tek er­keğin kullanım nesnesine dönüştürülen kadın, evden dışarı çıktığı andan itibaren bütün erkeklerin beğeni ve hizmetine sunulur.

Kadının sermayenin boyunduruğuna girişiyle birlikte maruz kaldığı sömürü de katmerlenir. Gerek biyolojik zorunluluklar gerekse ataerkil toplumsal yapının kadı­na yüklediği görevler nedeniyle soyun üretimindeki pozisyonu öz olarak değişmez. Öte yandan, ucuz işgücü olarak erkek işçiye oranla daha fazla sömürülür. Bütün bunların ötesinde bedeni çok yönlü olarak sermayenin yatırım konusu olur.

Kadının üretime dahil oluşu, evden dışarı çıkışı yanılsamalı bir durum yaratır. Ücretli bir köle olarak hem emek gücünün ürününe yabancılaştırılır hem de bede­nine. Kadın bedeninin satışı onun cinsel bir meta haline getirilmesinin en çıplak, en yalın halidir. Fuhuş ve pornografinin başlı başına bir sektör haline getirilmesi bu durumun en çarpıcı görünümlerindendir. Moda, kozmetik, plastik cerrahinin deği­şik alanları, diyetler, spor salonları vb. kadının yabancılaşmasının ve bedeni üze­rinden üretilen ürünlerin tüketicisi haline getirildiği alanların başında gelir. Reklam sektörü ise kadın bedenini bir cinsel obje olarak her tür metanın pazarlanmasında kullanır.

Kadın bedeninin tek bir erkeğin kullanım nesnesi olmanın ötesinde bütün erkek­lerin hizmetine sunulan bir “cinsel metaya” dönüştürülmesi ve erkek egemen sistemin erkeğe bu “cinsel meta” üzerinde her tür davranışı hak görmesiyle birlikte kadın için “dış dünya” şiddetin her türüyle karşı karşıya kaldığı bir cehenneme dönüşür.

Ahmet Koçyiğit

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

  1. Alman ideolojisi, K. Marks-F. Engels
  2. Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni, F. Engels
  3. Doğanın Diyalektiği, Maymundan insana Geçişte Emeğin Rolü, F. Engels
  4. Kapital, Cilt ı, K. Marks
  5. Kadının Evrimi, 1-2. Cilt, Evelyn Reed

Yazılarınız için [email protected] e-posta adresine e-posta gönderebilirsiniz